Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Mahmut Arıkan İnegöl’de Ekonomi Ve Kalkınma Vizyonunu Anlattı

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, İnegöl’de sivil toplum ve iş dünyası temsilcileriyle buluştu. Arıkan, Türkiye’nin üretim gücünü artıracak kalkınma planlarını paylaşırken, mevcut ekonomik sorunların çözümünde ahlak ve adalet merkezli yeni bir düzenin kurulması gerektiğini vurguladı.

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, İnegöl’de sivil toplum ve

İnegöl’de Yoğun Katılım

Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, Bursa Milletvekili Mehmet Atmaca, İl Başkanı Hamza Gürsel, İnegöl İlçe Başkanı Ahmet Yıldız ve parti yöneticileriyle birlikte İnegöl Royal Hotel’de düzenlenen toplantıya katıldı. Programa STK ve oda başkanları da yoğun ilgi gösterdi.

Arıkan’dan İnegöl Vurgusu

Arıkan, İnegöl’ün üç organize sanayi bölgesi, mobilya sektöründeki ihracat gücü ve yüz binden fazla sigortalı çalışanıyla Türkiye’nin en önemli ilçelerinden biri olduğunu söyledi. İlçenin ekonomik potansiyelinin daha iyi değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

Sözlerine devam eden Saadet Partisi Lideri Mahmut Arıkan: “Tabii Türkiye’nin en önemli ilçelerinden birine misafiriz. Üç yüz bini aşan nüfus ki Anadolu’da birçok ilden kat kat büyük. Bazen Bayburt’a gidiyoruz, Bartın’a gidiyoruz, Kırşehir’e gidiyoruz, Erzincan’a gidiyoruz, Tunceli’ye gidiyoruz. İnegöl’le kıyaslayınca hangisi il, hangi ilçe karmaşasının yaşandığı, bir yerdeyiz.

Manavların, Yörüklerin yaşadığı, bunun yanında Türkiye’deki dokuz bölgeler insanların buraya göç ettiği ki dünyanın da birçok coğrafyasından insanların yaşadığı bir yer. Bir mozaik, İnegöl’ümüz. Üç tane organize sanayi bölgesi ki birçok ilde organize sanayi yok. İnegöl’de üç tane var. Üç bin işyeri olduğu doğru mu başkanım? Üç binden fazla işyeri var. Mobilya sektörünün Sadece mobilyada üç bin. On dört bin işyeri var. Üye bazında evet, bir, altı binden fazla üyeniz var herhalde sizin de şeyde. orada ki bir milyar doların üzeri bir ihracat rakamı. Türkiye’nin,  dış ticaretinde önemli katkı sağlayan ilçelerinin bir tanesi, burası. yüz binden fazla insanın sigortalı bir şekilde görev yaptığı, ilçelerden, bir tanesi. inşallah İnegöl’ümüzün daha iyi yerlere gelebilmesi için, İnegöl’ümüzdeki insanların,  daha mutluluğu, daha müreffeh yarınından kaygı değil ümit var olduğu bir Türkiye’yi inşa etmek için yollardayız, çalışıyoruz.

Malumunuz siyaset iddia işidir. Biz ülkeyi yönetmeye talip olan bir siyasi hareketiz ki geçmişimizi yaşı müsaade olan hatırlar. Altmış yıla yakın bir geçmiş var. Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi… Dört sefer partimiz kapandı. Şu anda da beşinci partimizle, ülkeyi yönetme iddiamızı anlatmaya, insanlarımızın kafasındaki hem bizimle alakalı hem ülkeyle alakalı, çözüm vaatlerimizi, çözüm önerilerimizi paylaşabilmek için bu tarz toplantıları, icra ediyoruz. Ve manzara şu: kritik bir dönem. Özellikle İran’da yaşanan hadise, öncesinde Gazze’de yaşanan hadise, birkaç yıl önce Suriye’de yaşanan hadise, Irak’ta yaşanan hadiseler.

Hemen yukarıda Rusya Ukrayna savaşı. Hep birimizi tedirgin ediyor. Yani böyle bir atmosferde siyasi görüşü ne olursa olsun insanın tedirginlik duymamasının mümkün olmadığı, bir süreçteyiz. Tabii şunu kabul etmek lazım. Yani bu yaşananlar tesadüf hadiseleri değil. İran’daki 28 Şubat’tan bu tarafa yaşananlar, diğer coğrafyada yaşananların, hadiselerin hepsi belli bir plan çerçevesinde ilerliyor. 1940’larda Amerikan Başkanı Roosevelt’in tarihi bir cümlesi var. “Siyasette bir şey vuku buluyorsa onun önceden planlandığına emin olabilirsiniz” demişti.

Bugün İran’daki saldırıların hepsi belli,  bir plan çerçevesinde yürüyen, bir durum ki bu 2000 yılından sonra yaşanan hadiselere bakınca İkiz Kulelere saldırıları vardı. Yani bir anda Amerikan havayollarından dört tane uçak kaçırıldı. İki tanesi İkiz Kuleleri vurdu, bir tanesi boş bir arazi, bir tanesi Pentagon’u vurdu. Ve o tarihten sonra bölgemiz çok hareketlendi. O dönemin başkanı George Bush, bölgeyle alakalı Haçlı Seferlerini başlatacaklarını söyledi. “Ya bendensiniz ya karşıdasınız” diye bir meydan okuması yapmıştı.

 

Sonrasında Afganistan, işgal edilmişti, sonrasında Irak’ın işgalini, gördük. Arap baharlarını gördük, işte Gazze’de yaşananları gördük. Tabir yerindeyse bir cadı kazanı bir bölgede yaşıyoruz. Her an, gelişmelerin, tehlikelerin kol gezdiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Ve şunu kabul etmek lazım, yani bu meseleler ne nükleer meselesi, ne kadın hakları, ne petrol, ne doğal gaz, ne de değerli madenler… Yani bunun ötesinde bir plan, yürürlükte.

Bunun adını da biz Siyonizm… Yani Siyonizm’in bölgeyi tahkim etmekle alakalı uzun yıllara sari bir planı var. Bu planın en nihayetindeki hedef de İran ve Türkiye olduğunu biz yıllardır anlatıyorduk. Bugün İran’ın başına gelenleri tasvip etmemiz mümkün olmadığı gibi İran’dan sonra sıranın bize gelmemesi için son derece dikkatli olmamız gereken, ağzımızdan çıkan ifadelere dikkat etmemiz gereken bir süreç içerisindeyiz. Hani malum hep anlatılan bir hikaye vardır. Bir, çok affedersiniz, Sarı Öküz hikayesi anlatılır. Yani “O Sarı Öküz’ü vermeyecektik” denir. Bizim de İran’ı vermememiz gerekiyor. Böyle bir noktadayız.

Eğer, Allah korusun, orada Siyonizm’in istediği bir senaryo hayata geçecek olursa bu toplantıyı burada yapma imkanımızın elimizden alındığı tedirginliğiyle cümle kurmamız lazım, hareket etmemiz lazım. Böyle bir noktadayız.  bunu arz-ı mevut olarak İsrailliler beş bin yıldır… Kabbala diye bir kitapları var bunların. O dönem Tevrat’ı tahrif ederek Kabbala diye bir kitabehane getiriyorlar. Ve inançları şu: Yahudilerin, bugünkü terminolojiyle söylüyorum, Siyonistlerin dışındaki bütün insanlar bize köle olarak yaratıldılar.

Tüm dünyayı ele geçireceğiz, dünyaya hakim olacağız. En nihayetinde Kudüs’teki Mescid-i Aksa’yı yıkıp oraya Süleyman Mabedi’ni inşa ettiğimizde dünyaya hakimiyetimizi ilan edeceğiz. Tövbe haşa, Allah’ı dahi yeneceğiz şeyi var o Kabbala kitabının içerisinde. Bugün yaşananlara oradan bakmamız gerekiyor. Yani demeye çalıştığım şey petrol deniyor, işte Hürmüz Boğazı deniyor, doğal gaz deniyor, yeraltı kaynakları… Bunlar değil. Bunlar sadece dünyaya servis edilen kısmı. Büyük resme baktığımızda bu coğrafyayı kendilerine köle olarak, inşa edebilmek için, o mekanizmayı kurabilmek için, bir süreç, işletiliyor. Ve bu küresel krizin içerisinden, çıkmanın yolu da ahlakı öncelemeliyiz. Yani hayatımızın bütün kademesinde, siyasette, ticarette ahlakımızı, öncelemeliyiz. Adaleti kamil manada uygulanabilir hale getirmeliyiz.

En önemlisi ki üretebilmeliyiz paylaşabilmeliyiz, kalkınmanın Yollarını inşa etmeliyiz. Teoman Duralı. Tanıyanlar vardır. Türkiye’nin önde düşünenlerinden bir tanesi. Birkaç yıl önce vefat etti. sürekli kullandığı bir ifade vardı. Batı medeniyetinin artık yıkılmak üzere olduğu, her yıkılan medeniyetten sonra yerine yeni medeniyetlerin inşa edileceğini anlatırdı rahmetli. Üç tane aday sayardı: Bir tanesi Hint medeniyeti, bir tanesi Çin medeniyeti, bir tane de bizim medeniyetimizi işaret ederdi. Bu üç medeniyet Batı’nın, yıkılan Batı medeniyetinden sonra dünyaya hakim olacak derdi.

Çin ve Hint medeniyetini çok şanslı görmezdi. Vahye dayalı bir inanç sistemleri olmadığından dolayı. Yani bizim medeniyetimizin vahye dayalı bir inancımız olduğu için, bu gidişatı- dünyanın gidişatına yön vermekle alakalı en güçlü aday olduğunu ifade ederdi. Biz de buradayız. Buradan hareket ediyoruz. Bugün elhamda Cenabı Allah bizi o kadar güzel bir coğrafyada yaratmış ki, o kadar güzel imkânlar vermiş ki… Yerin altında da birçok zenginliğimiz var. Yerin üstünde de birçok zenginliğimizin,  olduğunu görüyoruz. Enerji koridorlarımız, verimli ovalarımız  limanlarımız, çok kıymetli insan kaynağımız, genç nüfusumuzun olduğunu görüyoruz. Belki de en önemlisi jeopolitik gücümüzün, bütün dünyanın bizim gözlerinin bizim üzerimizde olduğu kısmını anlatmak istiyorum. Ama bu potansiyeli, bu zenginliği tam manasıyla bir kalkınmaya çeviremediğimizi de üzülerek görüyoruz. Halbuki geçmişte birçok başarılar kazanılmıştı.

Ben hatırlamıyorum ama yaşı müsaitler hatırlarlar. 1974 yılında merhum Erbakan, merhum Ecevit bir Kıbrıs Barış Harekatı’nı yaptılar. O dönemde Kıbrıs’ta bizim soydaşlarımıza çok büyük zulümler yapılıyordu. Yine güçlü bir Amerika vardı o dönem ama güçlü bir irade askerimizi oraya gönderdi. Çok kısa bir zaman içerisinde oradaki gidişatı çevirdi. Anlatmaya çalıştığım esas kısım şimdi söyleyeceklerim. Amerika bugünkü gibi küstah bir şekilde davranarak o günkü hükümete tırnak içinde posta koymaya kalktı. “Derhal” dedi, “askerlerinizi oradan çekin, yoksa ticarete sizi bitireceğiz, ambargo uygulayacağız” restini çekti. Ve o günkü idareciler bugün belki de olmasını çok istediğimiz bir duruşu ortaya koydular. “Madem siz bize ambargo uygulayacaksınız, o zaman biz Türkiye’de sizin ne kadar askeri üssünüz varsa hepsini kapatacağız” dediler ve kapattılar. En nihayetinde Amerika geri adım atmak zorunda kaldı. Yani çok zor şartlar değil.

Bugün işte anlatılıyor ya siyasette yağ kuyrukları, tüp kuyruklarının olduğu yıllarda Amerika’ya geri mi attırmak zorunda bıraktığımız süreçleri yaşadık. Yine ağır sanayi hamlesi. Burada birçok sanayicinin de olduğunu görüyoruz. Ağır sanayi hamlesi başlatılmıştı 1977 senesinde. Türkiye baştan sona fabrikalarla donatılmıştı ki o dönem Batılılar şunu söylüyordu: “Ya Türkiye şeftaliden başka bir şey üretemez. Tarımda ne üretirse üretsin, vay motormuş, makinaymış, mobilyaymış, ileri teknoloji ürünleriymiş bunlara müsaade etmeyiz” dedikleri dönemde iki üç tane fabrika temeli atıldı. İki yıl içerisinde bu fabrikalar hayata geçti ve bugünkü şartlarda ulaşılması zor gibi gözüken bir başarı ortaya kondu.

Ülke 1977-78 yıllarında yüzde on iki büyüdü, yüzde on iki. Bugün hep beraber takip ediyoruz. Üçleri dörtleri gördüğümüzde bir seviniyoruz. “Ya iyi en azından küçülmedik. Üç, dört büyüdük.” sevinci atıyoruz. Ama o imkânsızlık, o kısıt içerisinde yüzde on üç, on dört ülkenin büyüdüğü günleri gördük. Yakın tarih, birçoğumuzun hatırlayacağı tarih 96-97 senesi.

Yine biz iktidar olduğumuz dönemde denk bütçe yapmıştık. İşte Cumhuriyet’in 103’üncü yılındayız. 103 yıl boyunca, değerli misafirler, bir kez denk bütçe yapılabilmiş. O denk bütçe yapıldığı yıl da faize giden bütün muslukların kesildiğini görüyoruz. Asgari ücretliye, emekliye, köylüye, çiftçiye en fazla zamların verildiği dönemleri görüyoruz. Yıl sonunda denk bütçe yapıldığını görüyoruz. Yapılan tek bir şey vardı. O faiz giden musluklar kapatılıp kaynaklar vatandaşa aktarıldığında bir denk bütçe ortaya çıktığını hep beraber gördük. Sanayici de memnundu, çalışan da memnundu, köylü de memnundu. Herkesi n memnun olduğu bir süreci o dönem yaşadık. Tekrar bugünlerin ben olabileceğinin iddiasındayım ve bunu bizim başarabileceğimiz iddiasındayım. Ha şu denilebilir: “Ya bir iktidar var, yirmi küsur yıldır ülkeyi yönetiyor.

Ne kötüye gidiyor ki siz böyle yollara düşüyorsunuz, bizlerle bir araya geliyorsunuz, bizlere mesajlarını vere biliyorsunuz?” Bizim iddiamız şu: 2026 bütçesinde 2.75 trilyon faiz ödemesi var. Yani bu Türkiye’nin iş insanları bunu çok daha iyi kavrayacaktır. Çevrilebilecek bir rakam değil. Geçen, iki sene önce 1.25 trilyondu. Geçen sene 1.95, bu sene 2.75, muhtemelen 2027 senesinde 3,5 trilyonluk bir faiz ödemesi olacak. Ama bunun karşılığında üretime olan katkı, yine hep beraber yakinen yaşadığımız sıkıntılar, finansa ulaşmakla alakalı yaşadığımız sıkıntılar, nitelikli elemana ulaşmakla alakalı yaşadığımız sıkıntılar, altyapı eksikleriyle alakalı yaşadığımız sıkıntıları hep beraber  yaşıyoruz zaten. Bunun adı kapitalizm.

Yani kapitalizm bizim gibi ülkelerin kalkınmasını istemiyor. Ve dedim ya başta Roosevelt’in tesadüf değil hiçbir şey, her şey önceden planlanıyor. Washington Uzlaşısı diye bir şeye imza atmışız biz. Bunu gündemi yakından takip edenler bilirler. Yani Washington Uzlaşısı diyor ki “Kamu iktisadi teşebbüslerin hepsini özelleştireceksin. Sakın ha sakın fabrika kurmayacaksın, üretmeyeceksin.” Ha buradan şunu demek istemiyorum: Biz tamamen devletçi bir politika takip edeceğiz, özel sektöre destek olmayacağız anlamında değil. Ama Washington Uzlaşısı’na bize imza attırmaya çalışan güç, özel sektör kalkınsın diye bunu yapmadı. Türkiye’nin belini kırmak için, Türkiye’nin üretimde iddialı olmaması için oraya bizim imza, atmamızı, sağladılar. En nihayetinde 1970’li yıllardaSiyaseten bizim kazandırdığımız fabrikalar son dönemde biliyorsunuz özelleştirme politikası adı altında satıldı. Altmış milyar dolar gibi bir rakama yirmi yıl boyunca bu üretim tesislerinin çok büyük bir kısmı satıldı. Altmış milyar dolar büyük bir rakam gibi geliyor ama sadece 2026 bütçesinde faiz ödeyeceğimiz rakam altmış üç milyar dolar.

Yani yüz yıllık birikimleri altmış milyar dolara sattık. Ama bir sene içerisinde yüz yıllık birikimden daha fazla parayı faiz ödemek zorundayız. Yine Washington Uzlaşısı’nda geçen ifade “Sürekli vergi reformu yapacaksın” diyor, ki belki de dünyada nadir ülkelerden biriyiz. Vergiden vergi ödeme, tırnak içinde “başarısı” ortaya koyan… ÖTV’nin, HEDEF- KDV’nin sürekli artırıldığını görüyoruz. Ve yine Washington Uzlaşısı’nın bir şeyi, “Sıkışırsan rahat ol, bizden borçlanabilirsin, her zaman için bizden borç bulabilirsin” diyor. Neticede dövizle borçlanarak TL’de içeride parayı dağıttığımız bu KG ifade altında çok ucuz fonları piyasaya sunduk ama bunun kontrolünü yapmadık. Herkes gördü. Kimisi mutlaka istisnalar içerisinde var. Altın alanlar oldu, döviz alanlar oldu.

Sanayiciye, üreticiye destek olmak için sağlanan fonların denetimsizlikten, denetimsizlikten dolayı farklı yerlerde kullanıldığı ve bunun geri dönüşünün, zor olduğunu gördük. En nihayetinde iktidarın yirmi üç, yirmi dört yıllık serüveninde, hikayesinde dış borcumuz yüz milyar dolardan altı yüz milyar dolara,  çıktı. İthalatımızın da elli milyar dolardan üç yüz altmış milyarlara, çıktığına, şahitlik ettik. Biz bu cari açık kapatılmadan, yani bu üç yüz altmış milyar dolar,üzerindeki ithalatın ihracat karşısında mağlubiyet olacak rakama ulaşmadan Türkiye’nin selamete eremeyeceğini, biz düşünüyoruz. Ve yine ihracat rakamımızın, iki yüz elli milyar dolar oldu. Yani üç yüz altmış milyar dolar ithalat, iki yüz elli milyar dolar ihracat, yani yüz on milyar dolarlık yaklaşık rakamlar bunlar tabii ki. Dış ticaret, açığımızın, olduğunu gördük. Bu da ne oluyor neticede? Enflasyonun, işsizliğin, vergi tahsilatının, faizlerin arttığı bir süreci, karşımıza koyuyor, karşımıza koymuş oluyor.

Bu sarmaldan çıkabilmek için,  kapitalizmin giydirdiği deri gömleğini yırtıp atabilmek için biz bir Türkiye Kalkınma Planı açıkladık. Akif, o kitapçıkta varsa getirir misin? bir kalkınma planı açıkladık. Bize en çok eleştiri şu: Özellikle iktidara yakın arkadaşlarımızın, iktidarda görev yapan arkadaşlarımız şunu diyorlar: “Ya muhalefet çıkıyor, sürekli eleştiri cümlesi kuruyor. Ya bir tane de şey getirin, bir çözüm önerinizi ortaya koyun da, samimiyetinize inanalım” diyorlar. Bundan dolayı biz bu dönemde göreve geldiğimizde bu tarafı biraz daha çözüm odaklı muhalefet yapmaya gayret gösterdik. Yeni nesil siyaset dedik bunun adına. Özet olarak şuna, yani bir teşekkür etmeyi de bileceğiz, eleştirmeyi de bileceğiz penceresinden bir siyaset yapmaya çalışıyoruz.

Türkiye Kalkınma Planı açıkladık burada. Türkiye Kalkınma Planı’nın, ben tek tek o broşürlerden de varsa buraya dağıtabilirsek onlardan da… Tek tek oraya detaya girmeyeceğim ama özet şu: Kırk bir tane master proje yaptık. Bu kırk bir tane master projenin özeti de çok ciddi kıymetli yeraltı madenlerimiz var. Biz bu yeraltı madenlerimizi de hammadde olarak dışarıya satıp mamul olarak geri aldığımız takdirde bir ticaret açığı veriyoruz. Kendimizin işletebileceği bir mekanizma, kurma iddiasındayız. Bugüne kadar iktidarın eksik yaptığı hususlardan biri olduğunu da, bununla ifade ederiz. Yani bu kalkınma planını hayata geçirdiğimizde Orta Doğu’da bir numaralı tedarikçi olma, hedefindeyiz, ve ülkemizin tam manasıyla bağımsız olabilmesi için kalkınmış bir ekonomi olması gerekiyor.

Ben çok iyi biliyorum ki Sayın Cumhurbaşkanımız, sayın hükümet yetkilileri dış politikayla alakalı bazen cümleler kuruyorlar. Hepimiz çıldırıyoruz. “Ya bu kadar da olmaz, bu kadar da denilmez” diyoruz. Bunların altına indiğimizde ekonomik bağımsızlığımızın tam manasıyla ekonomik bağımsız olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Amerika’ya karşı, Çin’e karşı, Rusya’ya karşı bir yere kadar olayı götürüyoruz. Bir U dönüşü yapmak zorunda kalıyoruz. Bunu nerede gördük? Mısır’da gördük, Birleşik Arap Emirlikleri’nde gördük, Rahip Brunson’da gördük. Suudi Arabistan bir ülke, neydi o? Kaşıkçı, cinayetinde gördük, bir gazetecide gördük. Bunların tamamı ekonomik manadaki tam kalkınmışlığımızı, sağlamadığımızı görüyoruz.

Peki Üç yüz altmış altı milyar dolarlık ithalat tablosundaki ilk on fasılda en çok neleri ithal etmişiz biz? Çeliği görüyoruz orada, alüminyumu görüyoruz, yüksek teknolojili sanayi makinelerini görüyoruz, motorlu kara taşıtlarını görüyoruz. üst düzey elektrik cihazları görüyoruz, fosil yakıtları görüyoruz. kimyasal bileşiklerine kadar ithalat kalemlerini görüyoruz. Bunları dışarıdan aldığımızı görüyoruz. Bu planı hayata geçirerek bunları bizim kendimiz, üretmek, kendimiz hayata geçirmekle alakalı, bir iddiamız var. Bununla alakalı da devletin öncü olması gerekiyor.

Öyle bir yatırımlar var ki bizim burada… Mesela bir torium reaktör. Bugün enerji en büyük sıkıntı. Torium reaktörünü bizim artık yapabilmemiz lazım. Bunu konuşabilmemiz lazım. Ama özel sektör bu torium reaktörünü yapamaz. Devlet desteği… Nasıl ki ilk elektrikli otomobilimizi bir devlet desteğiyle biz büyütmeye çalışıyoruz, sürekli, devlet desteği sağlıyoruz oraya. Bu tarz yatırımların da devlet desteğiyle yapılması gerekiyor. Yolcu uçağı fabrikası projemiz var. Uzay araçlarının üretim tesisi projelerimiz var. bunların hayata geçebilmesi için Amerika’dan Boeing uçağı almak zorunda kalmamak için, bu üretim planımızı hayata geçirmek lazım. Bir anekdot: D8’leri kurmuştuk 1997 senesinde sekiz tane ülke bir araya gelerek. Ekonomik bir iş birliği. Yani bu Bazen şunu söylüyor, “NATO’ya karşı kuruldu, Birleşmiş Milletler-” Böyle bir şey değil. D8 ülkelerini bir araya getirmekteki amaç ticari bir birliktelikti. O dönem şimdiki olduğu gibi herkes Boeing’in kapısına gidiyordu.

Uçak imal eden Boeing’in kapısına. İşte ben otuz uçak alacağım, öteki elli uçak alacak, öteki seksen uçak alacak. Herkes Boeing’in ayağına gidiyordu. O dönem rahmetli Erbakan Hocamız bu sekiz ülkeyi bir araya getirdi. Sen kaç uçak istiyorsun? Sen kaç tane, sen kaç tane? Her sene otuz kırk tane uçak alan Türkiye, bir anda Boeing’in karşısına dört yüz tane uçak isteyen bir müşteri olarak oturdu. Boeing şaşırdı. “Ya bu dört yüz uçak ne oluyor?” deyince anlattı Erbakan. Biz dedi bu sekiz ülke bir araya geldik. Toplam ihtiyaçlarımızı karşıladık. Her zaman aldıkları fiyattan çok daha aşağı bir rakama Boeing uçaklarını temin etme imkanı bulundu. O gün için pansuman bir tedaviydi.

Cerrahi müdahale kısmı bu sekiz ülke veya bu partnerler değişebilir. Kendi yolcu uçağımızı imal edebileceğimiz bir mekanizma kurmamız gerekiyor. Burada birkaç başlığı sizlerle, paylaşmam gerekirse, mesela bakır alüminyum,  levha fabrikası, elektronik component fabrikası, yüksek teknoloji sanayi makineleri fabrikası, paslanmaz çelik fabrikası, insani endüstriyel robot fabrikası gibi. Bu geniş bir zamanda da bakılabilir. Burada, kırk bir kırk iki tane master proje var. Bu projeleri yaptığımız takdirde de dört yüz kişilik bir heyet çalıştı bu projelere. Bu projeleri beş yıl içerisinde hayata geçirdiğimizde beş yüz yirmi sekiz milyar dolar gayrisafi milli hasılamıza katkı sağlayabiliyoruz. İki buçuk milyon gencimize de istihdam alanı oluşturabiliyoruz. İstihdamdan  kastım asgari ücret değil. Yani şu an ciddi anlamda bir kalifiye eleman sıkıntısı ki İnegöl’de muhtemelen başka ilçelerden burada, temin edilemediği için uzun yollar servisle getirip buraya çalışanlar getiriliyor.

Üniversitemiz de belki farklı bir konu. Konuyu dağıtmadan oraya da bir el atılması gerekiyor. Türkiye’nin her yerine üniversite yaptık ama mezunlara iş veremediğimiz, asgari ücretle iş teklif ettiğimiz bir süreç yaşıyoruz. Geçen gün Yalova’da bir tersane ziyareti yaptık. Oradaki tersane sahiplerinden bir tanesi dedi ki “Genel Başkanım” dedi. “Gemi mühendisine” dedi “otuz bin lira maaş teklif ediyorum, kaynakçıya yüz bin lira maaş teklif ediyorum.” dedi. “Kaynakçıyı da mühendisin emrine veriyorum.” dedi. Yani otuz bin lira maaş alan, yüz bin lira maaş alana. “En nihayetinde bunu bulamadım.” dedi. “Birçok kişi yaşıyordur. Şu an Hindistan’dan getiriyoruz kaynakçıları.” dedi. Antalya’da bir mermer imalatçısına gittik. Nepal’den mermer ustası getirdiklerini söyledi. Kayseri’de bir taş ustasına gittik. Pakistan’dan, çalışan getirdiğini söyledi. Bu farklı bir konu ama çözülmesi gereken sorunların bir tanesi de bu.

En nihayetinde Amerika’dan uçak almayacak, Almanya’dan motor almayacak, Çin’den çip almak zorunda kalmayacak bir mekanizmayı işletemezsek İran’ın başına gelenlerin bizim başımıza gelmesinde an meselesi olduğunu ifade etmek istiyorum. Kromdan örnek vermek gerekirse, yüksek tenörlü ülke olarak yüksek tenörlü kroma sahip olmamıza rağmen, böyle bir kıymetli madenimiz olmamasına rağmen bunu paslanmaz çeliğe dönüştürecek yeterli bir teknolojiye sahip değiliz. Böyle tam kamil manada kurulmuş bir tesisimiz yok. Dışarıdan alıyoruz. Şey bizde, hammadde bizde. Bunu paslanmaz çelik üretemediğimiz için hammaddeyi satıp mamul olarak tekrar almak zorunda kaldığımız bir süreç var.

Birçok kıymetli nadir toprak elementlerimizin olduğunu, sürekli haberleri zaten takip ediyoruz. Bakır madeni, mesela bizim projelerin bir tanesi bakır ve nadir toprak elementleri için saflaştırma tesisi kurma projemiz var ve bundan süper iletken tel üretme projemiz var. Süper iletken telden de elektromıknatıs, üretme projemiz var. Elektromıknatıstan da saatte altı yüz kilometre, saat hızla ulaşabilen maglev tren çekici sistemi. Tren demiyorum. Trenin çekici sistemini de bakır madeninden üretebilecek bir mekanizmayı, hayata geçireceğiz. Yine bakır madenini saf bakır haline getirdikten sonra emaye kaplı tel üretimini yapacağız. Bundan da elektrikli kara ve hava kara araçları motoru yapılıyormuş. Ben de arkadaşlardan öğreniyorum bunu. Bakıra dayanıyor bunun madeni ama biz yapamıyoruz. Bakırı satıyoruz. Dışarıdan bu motorları almak durumunda, kalıyoruz. Toryum reaktörü. Bu da yine enerji işte hep beraber takip ediyoruz. Elektriğin yüzde yirmisini ithal kömürle, yüzde yirmisini de, doğal gazla üretiyoruz. Burada da birçok sektörde olduğu gibi dışa bağımlılık durumu söz konusu. Toryum reaktörünü kurduğumuzdaki toryum rezervlerini takip ediyorsunuzdur. Dünyadaki ikinci zengin rezeve sahip olan ülke biz orada. Ama bir türlü o toryum reaktörünü kuramıyoruz.

Kurmak isteyenin başına da işte ASELSAN mühendislerini hep beraber takip ettik. Yani katlediliyorlar. Niçin katlettikleri de, bunca zaman içerisinde, ortaya çıkartılmadı ki. Bu toryum reaktörünü yaptığımızda tam yüz seksen bin kişilik bir istihdam alanı ortaya çıkıyor. Yirmi milyar dolarlık da gayrisafi milli hasılaya bir katkı, hazırlamış oluyoruz. Neticede seksen bir ilimizdeki hangi ilde hangi maden var, hangi yatırım yapılacağı, buradaki kalkınma planımızda hepsi, detaylı bir şekilde izah edildi. Yine beş yüz yirmi sekiz milyar doları söyledim ve en nihayetinde AK Parti iktidarı hatırlarsınız 2023 hedefi koymuştu. Dünyadaki ilk on ekonomi arasına gireceğiz demişlerdi. Bugün oldu. Yani 2023’ten 2026’ya geldik. Hâlâ bunu hayata geçiremedik. Bu kalkınma planıyla beş yıl içerisinde ilk on ekonomi arasına girme taahhüdümüzü de sizlerle paylaşıyorum, toparlıyorum.

Birazdan, sohbet kısmına geçmek istiyorum. Çok detaya inmeden ana başlıkları anlatmaya çalıştım. ilk yeryüzünde insan yaratıldığında at da vardı. Yani atlar vardı, insanlar vardı Atın ne işe yaradığını insanlar çözemiyordu burada. Ve insanlar üzengiyi icat etti. O atlarda bir üzengi var biliyorsunuz. O üzengiyi icat edince ata yön vermeye başladı. At bir anlam ifade etmeye başladı. Bugün Türkiye’de de bir üzengiye ihtiyaç var. Her şey var, insanımız var, yatırımcımız var, yeraltı kaynaklarımız var, jeopolitik özetlerimiz var.

Bir üzengiye ihtiyaç var, ülkeyi yönlendirecek bir zihniyete ihtiyaç var. Biz de bunu ülkeye vaat ettiğimizi tekrardan ifade ediyorum. Ekonomik yaklaşımımızı üç temel ilkeye dayandırıyoruz. Bunlardan bir tanesi sorumlu üretim. Üretimi sadece büyümenin aracı olarak da görmeyeceğiz. Emeğe saygı duyan bir üretim sistemi, yaşama insanı merkeze alan bir üretim sistemi ve doğaya zarar vermeyen bir üretim sistemini de hayata geçirmek durumundayız. Adil paylaşımı…

Bugün Türkiye’de mutlu bir azınlık var. Sürekli kazanıyorlar, sürekli finansa ulaşıyorlar. Ama çok büyük bir kesim var ki finansa ulaşmakla alakalı, ürettiğini satmakla alakalı, sattığının değerini almakla alakalı ciddi kaygılar yaşadığını görmüş oluyoruz. Neticede Allah nasip eder iktidara gelirsek kamu, özel sektör ve sivil toplumla müzakere ederek- geçen gün önemli bir iş adamları derneğimizin başkanına oturuyoruz. Sohbet kısmına geçince biraz daha böyle samimi konuşmaya başlayınca “Geçen gün Kaçır, Fatih Kaçır bakanla” diyor. “Anlattık” diyor. “Sıkıntılarımızı, dertlerimizi anlattık” diyor. “İki saat sunum yaptık” tabiri yerindeyse “artık buramıza geldi. Yani bir çeviremiyoruz, mekanizmalarımızı çeviremiyoruz. İş adamlarımız sıkıntıda. Fatih Bey en son mikrofonu eline aldı” diyor. “Arkadaşlar” diyor, “Veriminizi artırın” diyor. “Çekti gitti” diyor. “Biz iki saat anlattık. Bir şey söyle, bizim sıkıntımızla alakalı bir vaatte bulun. İki dakika cümleyi kullandı” belki de o toplantıda olanlar vardır içimizde, onu bilmiyorum.

Bir başkanımız, iş adamları derneğimizin başkanı böyle bir cümle kullandı. Netice itibariyle önümüzde iki tane yol var değerli arkadaşlar, kıymetli büyüklerim. Bu birinci yol bugüne kadar bozuk olan sistem böyle gelmiş, böyle gider, yapacak bir şey yok diyerek sesimizi çıkartmadan devam etmek, eşitsizlikleri kabullenmek, adaletsiz uygulamalara ses çıkartmamak. İkinci yol ise bizim talip olduğumuz, ben eminim ki sizlerin de talip olacağı zor olan yol, ahlak ve adaleti merkeze alarak yeni bir nizam, yeni bir düzen kurabilmek. Hem ülkemizde hem dünya üzerinde dengeli ve sürdürülebilir bir üretim anlayışını hayata geçirebilmek olduğunu söylüyorum.

Yine dünyayı değiştiren tek bir şey var, o da fikirler. Ne silahlarla, ne parayla, ne pulla değil, kıymetli fikirlerle dünyanın gidişatı değişiyor ki 1940’lı yıllarda Erbakan Hocamız Almanya’nın Aachen Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak gitmişti. Almanya’da ilk doktora unvanı olan ilim insanıdır malumunuz. Orada teknoloji üretiliyor. Bakıyor çok basit teknolojiler Türkiye’ye çok büyük rakamlarla satılıyor. Bunun rahatsızlığını duyunca hemen Türkiye’ye geliyor. Bildiğiniz hikaye. Gümüş motoru kuruyor. O dönem Türkiye’nin en zengin ailelerinden bir tanesi motoru 10 bin liraya satıyorsa 5 bin liraya, 3 bin liraya, 2 bine, bin liraya kadar düşürüyor. 10 bin liraya sattığı motoru bin liraya kadar düşürüyor.

Haliyle Erbakan Hocamız da gerekli desteği göremediği için o dönem kredileri dağıtan sermaye 20 milyon dolar bir kredi dağıtılıyor. Bunun 19 milyon dolarını İstanbul sermayesine, 1 milyon dolarını Anadolu’ya dağıtınca itiraz ediyor. Bunu düzeltmekle alakalı o odanın başına geçiyor. O odanın başına geçtikten sonra da hükümet onu alaşağı ediyor. En nihayetinde siyasete girerek adil bir mekanizmanın, kurmanın gayreti içerisinde oluyor. İnşallah bu İnegöl’de yaptığımız toplantı hayırlara vesile olur. Ben başlıklar halinde hususları aktarmaya çalıştım. Sizlerin de kanaatlerini, eleştirilerini, katkılarını Ankara’ya iletmemiz gereken mesajları…

Değerli vekilimiz biraz önce söyledi. Meclis hakikaten şey oldu, tadı kaçtı yani. Tabii dedim. Vekil olup da çok büyük ideallerim vardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gittiğimde çok katkı sağlayacaktım, bir şey yapacaktım ama üç ay sürdü bu idealim, hedefim. Sonra hepsi kayboldu. Bir trafik yasası çıktı. Bu ara çok gündemde olduğu için söylüyorum. Beş ay direndi muhalefet. Bu trafik yasasının doğru bir yasa olmadığı, bunun bir an önce geri çekilmesi gerektiğini söyledi. İktidar da ısrarla “Yok” dedi. “Bu doğru bir yasa, ihtiyaç olan bir yasa, bunu çıkartmamız lazım” dedi.

Dövüş, kavga, niza. En nihayetinde yasa çıktı. Salı günü müydü? Çarşamba günü Sayın Cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulu toplantısından çıkınca işte “Bu trafik yasasıyla alakalı halkımızın şeyleri var, serzenişleri var. Bu serzenişleri gidermekle alakalı İçişleri Bakanı’na talimat verdik, düzenleme yapacağız.” E, bu belliydi zaten. Bunun olacağı belliydi. Yani niye muhalefet söyleyince bunu dikkate almadınız da halk buna tepki verince şey yaptınız? Bir kayıp. Yani meclisin beş aylık gündemi kayıp olmuş oldu.

Yine bu hafta bir öneri verdik. Son dönemde en çok tartışma ev meselesi. İşte “Senin şu kadar evin var, benim bu kadarım var” bir kavga gürültü devam ediyor. Hadi buyurun dedik. Biz Saadet Partisi olarak ortaya düşüyoruz. İktidarla muhalefetiyle tüm siyasilerin, belediye başkanlarının bütün evleri araştırılsın, bütün malları mülkleri araştırılsın önerisi verdik. Ama iktidar tarafından o önerinin de reddedildiği bir süreci yaşamış olduk. Ama ümitsiz değiliz. Türkiye büyük bir ülke.

Türkiye’nin kaynakları çok kıymetli, çok önemli kaynakları var. Biz bu kaynakları nasıl ki Kıbrıs Barış Harekatı’nı yaparken, Amerika’ya o ültimatomu verirken, ağır sanayi hamlesini başlatırken, denk bütçe yaparken o iradeyi ortaya koyabildiysek muhtemelen önümüzdeki yıl en geç Ekim-Kasım ayları seçim senesi burada. En geç yani her an bir seçim olabilir ama maksimum süre 2027’nin Kasım ayı. Yaz aylarından sonra Türkiye bir seçim atmosferine girecek. Tablo onu gösteriyor. Orada bu planlarımızı, projelerimizi daha detaylı anlatarak sizlerle paylaşmaya gayret göstereceğiz. Ben tekrardan teşekkür ediyorum sizlere.” ifadelerini kullandı.